Bugün arkama yaslanıp kitaplığıma baktığımda, sayfaları sararmış, kenarlarına onlarca not düştüğüm, her okuduğumda bana farklı bir ayna tutan o eski dosta çarptı gözüm: Paulo Coelho’nun Simyacı’ adlı romanına…
Çoğumuz bu kitabı gençlik yıllarında, belki bir yaz tatilinde, “bir çobanın hazine arayışı” olarak okuyup geçtik. Ama hayatın düz bir çizgi olmadığını, virajların, inişlerin, sırtımızdan yediğimiz bıçakların ve yeniden ayağa kalkışların ne demek olduğunu öğrendiğimiz yaşlara geldiğimizde, o çobanın çöldeki adımları zihnimizde bambaşka bir ritimle yankılanmaya başlıyor.
Bugün penceremden dışarıya, akıp giden gündelik hayata bakarken kendime şu soruyu sordum: Santiago’nun Endülüs ovalarından Mısır Piramitlerine uzanan o yolculuğu, aslında her sabah saatin alarm bildirimiyle uyandığımız, faturalarla, kariyer basamaklarıyla, modern dünyanın bitmek bilmeyen gürültüsüyle boğuştuğumuz şu hayatımızın tam olarak neresine düşüyor?
Gelin, bugün o meşhur kavramı, kitabın kalbinde bir saat gibi tıkır tıkır işleyen “Kişisel Menkıbe”yi ve bu kavramın modern hayatlarımıza olan izdüşümlerini biraz derinlemesine konuşalım.
Nedir Bu Kişisel Menkıbe?
Kitapta sürekli karşımıza çıkan bir tanım var. Dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz. Neydi Kişisel Menkıbe? Coelho bunu, “İnsanın bu dünyada her zaman gerçekleştirmek istediği şey” olarak tanımlar. Yani senin bu hayattaki varoluş amacın, ruhunun gerçek potansiyeli, doğduğun gün evrenin senin adına yazdığı o sessiz manifesto.
Çocukken bunu hepimiz çok iyi biliyorduk, değil mi? Hatırlayın o günleri. Zamanın göreceli olduğu, sınırların bulunmadığı, her şeyin mümkün göründüğü o çocukluk evresini. Bir astronot, bir sanatçı, dünyayı değiştiren bir kaşif olmak işten bile değildi. Çünkü çocukken korku nedir bilmeyiz. “Başaramazsın” diyen o toplumsal ses henüz zihnimizin duvarlarından içimize sızmamıştır.
Ancak yaş aldıkça, o gizemli ve devasa güç devreye girer: Dünyanın mantığı. Bize neyin güvenli olduğunu, hangi mesleğin “altın bilezik” getireceğini, nerede durmamız ve ne kadar risk almamız gerektiğini fısıldayan o statüko. Ve yavaş yavaş, kendi menkıbemizin üzerini kalın bir toz tabakasıyla örteriz. Güvenli limanlarda, bildiğimiz sularda yüzmeyi başarı sayarız.
Farklı Coğrafyalar, Aynı Çağrı: Stoa, Tasavvuf ve Zen
Aslında Coelho’nun “Kişisel Menkıbe” dediği bu sır, insanlık tarihi kadar eski. Sadece her kültür ona farklı bir isim fısıldamış. Dünyanın neresine giderseniz gidin, insanın kendi içine yaptığı o büyük yolculuğun haritası hep aynı yere çıkıyor.
Benim hayat felsefemin temel taşlarından biri olan Stoacılık, buna “Logos ile uyumlu yaşamak” ya da “Amor Fati” —yani kaderini sevmek— der. Stoacılara göre evrenin büyük bir tasarımı vardır ve senin görevin, kendi kontrolündeki alanlara odaklanıp, karşına çıkan fırtınalara rağmen içindeki o rasyonel, güçlü karakteri inşa etmektir. Yani rüzgara isyan etmek yerine, yelkeni doğru açmaktır.
Peki, biraz doğuya, kendi topraklarımıza döndüğümüzde karşımıza ne çıkıyor? Tasavvuf. Tasavvufta Kişisel Menkıbe, aslında insanın “Kendi hakikatine uyanma” ve “İnsan-ı Kâmil” —yani olgun insan— olma yolculuğudur. Şems-i Tebrizi’nin o muazzam sözünü hatırlayın:
“Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikate varamazsın. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.”
İşte romandaki Santiago’nun çöldeki her insanda, her rehberde, hatta rüzgarda ve güneşte Yaradan’ın bir yansımasını bulması, tam olarak tasavvuftaki “Vahdet-i Vücut” anlayışıdır. Tasavvuf der ki; aradığın o hazine, o ilahi sır, senin nefsini terbiye edip içindeki o çölü geçmende saklıdır. Sen yola çıkarsın, yol seni temizler.
Uzak Doğu’ya, Zen öğretisine doğru uzandığımızda ise bu kavram karşımıza “Satori” (aniden uyanış) ve “Tao” (Yol) olarak çıkar. Zen felsefesi bize neyi öğretir? Sonuca, yani piramitlerin altındaki o altın dolu sandığa odaklanarak anı kaçırmamayı. Zen der ki; “Dağa tırmanırken gözün sadece zirvede olursa, patikadaki çiçekleri, yüzüne vuran rüzgarı ve yürüyüşün o eşsiz ritmini ıskalarsın.”
Santiago’nun çölde yürürken sadece adımlarına, devenin hareketlerine ve çölün sessizliğine odaklandığı o anlar, aslında tam bir Zen meditasyonudur. Geçmişin pişmanlığı ya da geleceğin kaygısı yoktur; sadece “şimdi” ve “burada” olmak vardır.
Görüyor musunuz? Stoa bize yolun zorluklarına karşı sarsılmaz bir irade ve zihinsel dayanıklılık sunuyor. Tasavvuf o yolculuğa kalbi bir aşk, teslimiyet ve derin bir anlam katıyor. Zen ise adımlarımızı hafifletiyor, bizi hırslarımızdan arındırıp “anın” içinde özgürleştiriyor.
İster Endülüs’te bir çoban olun, ister modern bir şehirde masasında oturan bir profesyonel… İçimizdeki o çağrı aynı çağrıdır. Batı’nın mantığı, Doğu’nun kalbi ve Uzak Doğu’nun sessizliği aslında tek bir şeyi fısıldar: Yola çık.
Koyunları Satmak ya da Konfor Alanının Sahte Güveni
Santiago bir çobandı. Koyunlarını seviyordu, onları nereye götüreceğini biliyordu. Koyunlar ona su, yiyecek ve güvenli bir hayat sunuyordu. Bir insanın hayatını idame ettirmesi için her şeye sahipti. Ama içindeki o rüya, o piramitlerin altındaki hazine çağrısı rahat bırakmıyordu onu.
Yola çıkarsın, her şey harika başlar. Kitap buna “İlk Aşkın Başlangıç Şansı” ya da “Gençlik Şansı” diyor. Evren sana bir avans verir. Sanki her şey yolunda gidecekmiş gibi bir rüzgar eser arkandan. Ama sonra… Sonra çöl başlar.
Santiago, Afrika kıyısına ayak basar basmaz, güvendiği ilk insan tarafından dolandırıldı. Bütün parası çalındı. Dilini bilmediği, yapayalnız kaldığı bir coğrafyada, bir kuruşsuz kalakaldı. Ne yaptı peki? Geri mi döndü? Oturup ağladı mı?
Hayır. Bir billuriye tüccarının yanında işe girdi. Aylarca çalıştı, bardağı temizledi, çay sattı, tüccarın işini büyüttü. Parasını yeniden kazandı. İşte günlük hayatımızın en büyük izdüşümü burasıdır. Hayatta ne zaman “Tamam, kendi yolumu çiziyorum, kendi işimi kuruyorum, kendi albümümü yapıyorum, kendi sözümü söylüyorum” deseniz, evren sizi hemen o piramitlere götürmez. Önce sizi bir test eder. “Bakalım ne kadar kararlısın?” der.
Dostlarınız sırtınızdan vurur. En yakınlarınız tarafından ihanete uğrarsınız. İçinizdeki ışığın söndüğünü hissettiğiniz o karanlık geceler gelir. İşte o anlar, billuriye dükkanındaki o sabır anlarıdır. Menkıbe, sadece bir hedef değil, o hedefe giderken uğradığın ihanetlere, yaşadığın kayıplara rağmen yolda kalabilme iradesidir. Stoacıların dediği gibi; başımıza gelenleri seçemeyiz ama onlara vereceğimiz tepkiyi biz belirleriz. Santiago, parasını çalan hırsıza öfkelenmek yerine, o anı dünyanın dilini öğrenmek için bir fırsat olarak gördü.
İşaretleri Okumak: Evren Bizimle Hangi Dilde Konuşuyor?
Romanda en sevdiğim kavramlardan biri “Kişisel Menkıbe Gücü” ve “İşaretler”dir. Kral Melkisedek, Santiago’ya evrenin işaretlerle dolu olduğunu ve bu işaretleri okuması gerektiğini söyler.
Peki, modern dünyada işaret ne demektir? Fal bakmak ya da mistik bir mucize beklemek mi? Kesinlikle hayır. İşaret dediğimiz şey, aslında bizim farkındalığımızdır.
Zihnini bir amaca, gerçek bir tutkuya odakladığında, evren sana kör noktalarını göstermeye başlar. Karşına çıkan doğru bir insan, tam o sıra okuduğun bir kitaptaki tek bir cümle, rüyanda gördüğün bir imge ya da aniden içini kaplayan o güçlü sezgi… Hepsi birer işarettir. Ama eğer zihnin geçmişin pişmanlıklarıyla ya da geleceğin kaygılarıyla bulanmışsa, önünden geçen o devasa işaretleri göremezsin.
Evren bizimle tesadüflerle konuşur. Sen kendi menkıbenin peşine düştüğün an, sanki bütün dünya sana yardım etmek için gizli bir anlaşma yapmış gibi tıkır tıkır işlemeye başlar. Buna eşzamanlılık diyoruz. Ama o kapıyı açacak olan anahtar, senin attığın o ilk cesur adımdır.
Hazine Nerede?
Yolculuğun sonunu hatırlayalım. (Burada ufak bir spoiler olacak ama bu kitabı zaten arkasında yatan felsefeyi anlayabilmek için okuyoruz.) Santiago piramitlere ulaşır. Toprağı kazar, kazar… Ama hiçbir şey bulamaz. Üstelik orada haydutlar tarafından feci şekilde dövülür. Ölümün kıyısına gelir.
Haydutlardan biri onunla dalga geçer: “Ben de rüyamda Endülüs ovalarında, yıkık bir kilisenin içinde, bir incir ağacının altında hazine olduğunu görmüştüm ama senin gibi aptal mıyım ki bir rüyanın peşinden çölleri aşayım” der.
Santiago güler. Çünkü haydutun bahsettiği o yıkık kilise, Santiago’nun yola çıktığı, koyunlarıyla uyuduğu ilk yerdir. Hazine, en başta arkasını dönüp gittiği o evindedir.
Şimdi sormak lazım: O zaman bunca çile, bunca çöl, o haydutlardan yenen dayaklar, billuriye dükkanındaki aylar ne içindi? Eğer hazine zaten evdeyse, Santiago neden o kadar yolu yürüdü?
Cevap çok basit ama bir o kadar da sarsıcı: Santiago o yolu yürümeseydi, piramitleri görmeseydi, Simyacı’dan rüzgarla konuşmayı öğrenmeseydi, o hazinenin kendi evinde, kendi içinde olduğunu asla anlayamazdı. O hazineyi taşıyacak, o hazineyi yönetecek bilince erişemezdi.
Hazine sonuç değil, sürecin kendisidir dostlar.
Kişisel Menkıbe, ulaştığın o nihai başarı, kazandığın o büyük para, aldığın o unvan değildir. Kişisel Menkıbe, o hedefe yürürken düştüğün ve dönüştüğün o insan olma sürecidir. İçindeki o değersiz madeni, o korkak, şüpheci kurşunu; cesur, bilge ve parıldayan bir altına dönüştürme sanatıdır.
Günlük Hayatın Simyası
Bu yazıyı buraya kadar okuduysan, şimdi senden ricam arkana yaslanman. Bir an için günlük koşturmacayı, masandaki evrakları, zihnindeki o bitmeyen “Yetişmem lazım” hissini bir kenara bırak.
Ve kendine sor: Benim Kişisel Menkıbem ne?
Ben bugün bu dünyada neyi gerçekleştirmek için buradayım? Koyunlarımın peşinde, sadece günü kurtararak, güvenli ama sıradan bir hayatın içinde mi yaşlanıyorum? Yoksa içimdeki o piramitlerin, o rüyaların peşinden gidecek cesaretim var mı?
Unutma, çöl her zaman karşımıza çıkacak. Sırtımızdan vurulacağız, paramızı kaybedeceğiz, ihanete uğrayacağız, planlarımız altüst olacak. Ama o sarsılmaz düstur gibi: “Amor Fati” – yani kaderini sev. Yolculuğun her anını, o çölün her bir kum tanesini sev. Çünkü seni sen yapan, seni o hazineye layık kılan şey, o çölü geçme iradendir.
Kendi hikayeni yazmaktan, kendi menkıbenin peşinden gitmekten korkma. Çünkü sen o adımı attığında, emin ol, bütün evren seninle birlikte yürümeye başlayacak.
Yolunuz açık, işaretleriniz bol olsun.
Bir sonraki yazıda, bir sonraki durakta bir kez daha birlikte, bir kez daha sesli düşünmek ve anlam arayışına çıkmak üzere
Yalçın Beriat




Yorum bırakın