Geçtiğimiz günlerde hiçbir beklentim olmadan, sadece gülmek ve güzel zaman geçirmek için izlediğim, başrollerini Haluk Bilginer ve Feyyaz Yiğit’in paylaştığı Yan Yana filminde geçen bazı replikler bana yeni bir düşünce kapısı açtı; Filmde Haluk Bilginer’in canlandırdığı Refik karakteri daha önce hep mektuplarla içini döktüğü ama hiç görmediği bir kadına, yazdığı satırlardan birinde “kelimelere melodi veren şey yerinde bir virgül mi yoksa tam zamanında yetişen bir nokta mı?” diye sormuştu. Ve o kadını ilk kez telefonla aramaya cesaret ettiğinde, arama nedeni hakkında ona ilk kurduğu cümle “Acaba satırlardan, satırlara geçen şey, seslerden seslere de geçer mi?” olmuştu…
Geçtiğimiz aylarda yoğun ve yorucu iş tempom ve tüm bu kaos içerisinde durup kendimi dinlemeye fırsat bulamamış olmam, hislerimin farkında olmamam, beni en sevdiğim şeyi yapmaktan, yazmaktan uzak tutmuştu.
Bir süre önce iş için gittiğim bir yurtdışı seyahatinden dönüşte rahatsızlandım ve akut gelişen bu rahatsızlığımın devam etmesi üzerine bayram öncesi apar topar ameliyat olmak durumunda kaldım. Bayramdan hemen önce taburcu olarak evde istirahate çekildim. Gerek tatil öncesi, gerek ise bayram süresince uzun zaman sonra belki de ilk defa koşturmam ve içinde kaybolmam gereken bir rutin olmadan, her şeyi bir kenara bırakıp kendimi, son dönemlerde yaptıklarımı, fark etmeden kendimi içine hapsettiğim duygu ve düşünce kalıplarını derinlemesine düşünme fırsatım oldu. Hayatımdaki virgülleri düşündüm ve bu virgüllerin yerinde konulmamış noktalar olduğunu fark ettim.
Hayatı hep bir meşguliyetin, size ait olmayan, anlamını kendi hak etmemiş, kıymeti sadece sizin ona yüklediğiniz anlam ve zanlardan ibaret olan, erişseniz bile sizi mutlu etmeyecek sahte kızıl elmaların peşinde koşarak uçlarda, savrularak bu kadar dengesiz yaşayarak sürekli sonuçlarından emin olamadığım, kaçışlara bahane ettiğim virgüllere mahkum etmek yerine tam zamanında koyulmuş bir nokta ile, zihinsel ve duygusal dönüşümüme devam etme zamanım gelmedi mi? Eski duygu ve düşünce kalıplarına, eski uğraşlara, denemelere, eski yanılmalara, eski hatalara, eski sarmallara kendi zihnimde anlamlı bir nokta koymaya karar verdim. Ve ikinci replikteki soruyu biraz değiştirerek bu yazıyı yazma ilhamını ve motivasyonunu buldum; “Yaşanmışlıklardan alınan derslerden ruhuma geçen şey acaba bu satırlara da geçer mi?”
Bayram tatilinde bilinçli olarak çok fazla sosyal medyaya bakmadım. Ancak eminim ki sosyal medya hesabıma bakmış olsaydım göreceğim şey sosyal medya hesabımın insanların tatile çıkıp başkalarına ne kadar mutlu olduklarını, ne kadar eğlendiklerini, ne kadar mükemmel hayatları olduğunu kanıtlamakta yarıştıkları içeriklerle dolu olacağıydı. Çevremdeki insanların çok büyük bir çoğunluğu gerçekten mutlu olmanın değil, mutlu gözükmenin ve mutluluğunu başkalarına göstermenin peşinde. Akılları, yaşamak isteyip yaşayamadıklarında, yapmak isteyip yapamadıklarında değil, yaşadığını ve yaptığını göstermek isteyip gösteremediklerinde. Bu nedenle de sadece bu tatilde değil, hayatımın tamamında insanların hissetmek, bu hissin değerini anlamak yerine yaşadığını kanıtlayabildikleri anların hazzıyla kendini avuttuklarını gördüm. İnsanlar başkalarına gösteremedikleri, kanıtlayamadıkları mutlulukları mutluluktan ziyade yoksunluk olarak, kusur olarak görüyorlar. Bu nedenle hislerinin değil kanıtların peşindeler, kanıtlayabildikleri anlarla tatmin oluyorlar. Daha önce yazdığım bir blog yazımda açıkladığım bu ‘Pluribus Tuzağı’na benim de kapılıp kapılmadığımı sorguladım ama zaman zaman kıyısından dönsem de hiçbir zaman bu tuzağın esiri olmadığımı fark etmek beni rahatlattı.
Bayram tatili benim için bir yeniden farkındalık ve aydınlanma dönemini başlattı. Ve şunu düşündüm ki “Eyleme geçirilmemiş farkındalığın yol açacağı tek şey insanın kendini mağdur, kurban rolüne mahkum etmesiydi”
Tatil boyunca yaptığım şeyleri tek bir cümle ile özetleyecek olursam “Gerçekten bana iyi gelen, benim için anlam ifade eden şeylerle beni dibe çeken şeyleri ayrıştırıp özüme, kendime döndüm.”
Yalnızca bana iyi gelen, bana gerçekten kıymet veren insanlarla görüştüm. Bu insanların birçoğunu ihmal ettiğimin farkında vardım ve insanın gerçekten değer gördüğü yerde yeniden yeşerdiğini, korkularından, kaygılarından arınıp çiçek açtığını anladım. Onlarla yemekler yedim, uzun sohbetler ettim, her şeyi anlattım, anlattıkları her şeyi dinledim ve onlardan ayrılırken müthiş bir rahatlama hissettim. Bu anları sosyal medya hesaplarımda paylaşmadım, sadece kendim için yaşadım ve yaşadığımın farkına vardım. Birlikte vakit geçirme imkanımın şu an olmadığı ama benim için çok şeyler yapmış, bana geçmişte çok iyi gelmiş insanları arayıp hallerini hatırlarını sordum. Kendime baktım, tempolu ama huzurlu yürüyüşlere çıktım. Sokak kedilerini sevdim, besledim. Kendime, yalnızca kendime, hiç fotoğrafını çekip instagram hesabıma koymadığım muhteşem yemekler yaptım. Yalnızca kendim için, kendi öz değerim için, başkası için değil, sadece kendim mutlu olayım diye muhteşem sofralar kurdum. Kendime kahve yaptım, elimde kahvem ile sevdiğim klasik müzik veya operaları açıp balkonda gün batımını izledim. Bilgisayarımı açıp, kedimi ayak uçlarıma alıp yeni projeler üzerinde çalıştım. Daha önce satın aldığım ama yüzüne bile bakmadığım 2 tane çevrimiçi yapay zeka eğitimini tamamladım. Ve çalışmayarak, işe gitmeyerek geçirdiğim 6 günde toplam 4 kitap bitirdim. Kitaplarımda yine yeni şeyler öğrendim, yeni dünyalar, yeni fikirler, yeni bilgiler, yeni bakış açıları edindim. En büyük deneyimim ise her gün birer paragraf ekleme yaparak bu blog yazısını yazmak oldu. Boş ve huzur dolu bir zihnin duygu ve düşüncelerini satırlara aktarıp aktaramayacağını denedim ve denemem olumlu sonuçlanınca mutlulukla doldum. En önemlisi de bunları yaparken aklımı, ruhumu, duygularımı, enerjimi, potansiyelimi baltalayıp beni dibe çeken tüm kişileri, düşünceleri, ortamları sadece gündelik hayatımdan değil anılarımdan bile çıkararak, onları tarihi filmlerdeki gemi yolculuklarında ölen yolculara yaptıkları gibi zihnimin güvertesine koyduğum bir kayan mekanizmaya yerleştirip bir çuval içerisinde okyanusun dibine uğurladım. Sıfır düşünce, sıfır kaygı, sıfır korku, sıfır pişmanlık. Ben bu bayram tatilinde çok uzun zaman sonra kendime zaman ayırdım ve kendime geldim. Ben bu tatilde sadece kelimelere değil, hayata da melodi veren şeyin yerinde bir virgül değil tam zamanında yetişen bir nokta olduğunun farkına vardım ve hayatımda bana zarar veren her şeye tam zamanında yetişen bir nokta koydum.




Yorum bırakın