Birkaç gün önce Instagram’da gezinirken, bu blog yazıma ilham kaynağı olan yukarıdaki görsele rastladım.
Bu görselde, ünlü ressam Pablo Picasso’nun 15 yaşından 90 yaşına kadar geçen sürede çizim tarzındaki değişim ve otoportre algısında gerçekleşen evrim gözler önüne seriliyor.
Ayrıca ünlü ressamın şu sözüne yer veriliyordu:
“Bir çocuk gibi çizmeyi öğrenmem ömrümü aldı.”
Peki sanat tarihine damgasını vurmuş bir dahi neden böyle bir şey söylemişti?
İçimdeki çocuktan giderek uzaklaştığımı hissettiğim ve o çocuğu çok özlediğim bir dönemde bu görseli uzun uzun incelerken, bu sözlerin üzerinde düşünmeye başladım.
Ve sonunda somutlaştırabildiğim kadarıyla bu düşüncelerimi yazıya döktüm.
Hayata bir çocuğun gözleriyle bakabilmek, aslında kaosla, belirsizlikle, huzursuzlukla ve karmaşıklıklarla çevrili hayatlarımızda ulaşabileceğimiz en saf huzur hâllerinden biri olabilir.
Büyük hedeflerin, hayallerin, hırsların peşinde debelenip dururken; farkında olmadan hem hayatımızı hem de düşüncelerimizi sadelikten uzak, kaotik bir düzleme taşıyoruz.
Bu düzlemde yaşadıklarımızı aşırı anlamlandırdıkça, önce zihnimizdeki sonra kalbimizdeki saflığı kaybediyoruz.
Hayatı sadeleştirmek, aslında çocuk saflığına geri dönmektir.
Picasso’nun sanatı gibi; büyüdükçe karmaşıklaşır, olgunlaştıkça basitleşir.
Gerçek bilgelik, yeniden çocuk olabilmeyi göze almaktır.
Hepimiz büyüdükçe kaygılarımız da bizimle birlikte büyüyor.
Ve biz büyüdükçe dünyayı çizgilerle değil, kalıplarla algılamaya başlıyoruz:
Görevler, sorumluluklar, yasaklar, ayıplar, çevrenin ve toplumun bizden beklentilerinin üzerimizde yarattığı baskılar…
Hepsi, çocuklara özgü o saf sezgiyi baltalıyor.
Belki içinde bulunduğumuz topluluklara göre “doğru”yu öğreniyoruz;
ama bu sözde doğruların peşinden koşarken özümüzdeki “hakikat”i kaybediyoruz.
Çocuklara özgü o saf sezgisellik aslında masum bir fikrî bekâretten gelir:
Bir çocuk bilmez.
O yüzden de yanılmaz.
Onun hayata bakışı edinilmiş, öğretilmiş kalıplardan uzak ve mümkün olduğunca doğrudandır.
Bir çocuk dünyayı her sabah yeniden görür.
Hiçbir şey onun için sıradan değildir: bir kelebek, kumsaldaki bir taş, bir yağmur damlası…
Her şey mucizedir, çünkü o henüz anlamların ve bilmenin ağırlığını taşımamaktadır.
Görür, hisseder, yaşar — ve sadece bu üçünü yapabiliyor olmak yeter ona.
Biz büyüdükçe bilginin zırhına bürünür, duygunun çıplaklığından utanırız.
Artık şaşırmayız; çünkü bildiğimizi sanırız.
Oysa bilgelik, bazen bilmemeyi seçebilmektir.
Hayata yeniden, ilk kez görüyormuş gibi bakabilmek… işte gerçek farkındalık oradadır.
Hayatı bir çocuk gibi yaşamak;
her sabah yeniden doğmak,
geçmişi bağışlamak,
geleceği korkular ve endişeler üzerine kurmamak
ve her anı kutsal bir oyun gibi kucaklamaktır.
Çocuk gibi yaşamak, sorumluluktan kaçmak değildir.
Tam tersine, kalbin masumiyetini aklın olgunluğuyla taşıyabilmektir.
Hayatı bir çocuk gibi yaşamak demek, Picasso’nun resimlerindeki o sadeleşmeye benzer:
Her geçen yıl biraz daha az anlatır, ama biraz daha derin hissedersiniz.
Dış dünyanın kalabalığını, iç dünyanın sessizliğinde çözersiniz.
Bu, bir tür ruhsal soyutlamadır: gereksizi bırakıp hakikate yaklaşmak.
Ve en nihayetinde Picasso’nun fırçası nasıl sadeliğe evrildiyse, bizim ruhumuz da öylece soyunur fazlalıklardan —
ve sonunda geriye sadece hakiki olan kalır:
Bir çocuğun gözleriyle bakan insan.




Yorum bırakın