Son zamanlarda sıkça duyduğum bir cümle var:
“İnsanlığın yeni dini psikolojidir.”
İlk duyduğumda bu ifade bana provokatif ve abartılı gelmişti.
Ama biraz durup baktığımda, bu cümlede rahatsız edici de olsa bir doğruluk payı var.
Çünkü din, yalnızca inançtan ya da ritüellerden ibaret değildir.
Din, insanın kendini ve dünyayı anlamlandırma biçimidir.
Acıya bir neden, hayata bir yön, insana bir çerçeve, motivasyon ve anlam sunar.
İnsanın başına gelenleri “anlamsız” olmaktan kurtarır.
Bugünün modern dünyasında dogmatik din kavramı geri planda kaldıkça eski dünyada dinin üstlendiği bu işlevin önemli bir kısmını psikoloji üstlenmiş durumda.
Eskiden “Neden böyleyim?” sorusu kaderle, sınavla ya da ilahî bir planla açıklanırdı.
Bugün aynı soru çocuklukta, travmada, bağlanma biçimlerinde cevap buluyor.
Günah yerini yaraya,
nefs yerini egoya,
tövbe yerini terapiye bırakmış gibi.
Bu değişimin kendisi sorunlu değil.
Aksine, insanı anlamaya yönelik ciddi bir çabanın ürünü.
Sorun, psikolojinin bir araç olmaktan çıkıp, nihai açıklama hâline geldiği yerde başlıyor.
Çünkü psikoloji, insanı açıklamak için kullanıldığında derinleştirici;
insanı tanımlamak için kullanıldığında daraltıcıdır.
Son yıllarda hayatımıza yerleşen kavramlara bakınca bunu daha net görüyoruz.
Narsist.
Toksik.
Kaçınmacı.
Travmalı. Manipülatif.
Bu kelimeler, başlangıçta fark etmek içindi. Bu sınıfa giren davranışlarda bulunan insanlardan daha az zarar görmek ve bunlara maruz kalmamak için farkındalık geliştirmemiz gereken kavramlardı.
Ancak zamanla bu farkındalığımız, yüzleşmekten çok uzaklaşmanın diline evrildi.
Bir ilişkiyi anlamaya çalışmak yerine onu sınıflandırmanın,
emek vermek yerine mesafe koymanın konforlu yollarına dönüştüler.
Her dinin bir “şeytan” figürü vardır.
İyinin karşısında, kötüyü temsil eden bir sembol.
Bugünün psikoloji dilinde ise bu rolü çoğu zaman manipülatif insanlar üstleniyor.
Duygusal manipülasyon kavramı, son derece gerçek ve önemli bir olguyu işaret eder. Kişinin duygusal olarak maruz kaldığı tüm aşağılanma, değersizleştirilme ve suistimal kendisine yapılan manipülatif eylemleri tolere edip içselleştirmesi sonucu gerçekleşir.
Ama manipülasyonu farkındalıkla kendini koruma refleksi abartılınca bu kavramı kullanmak aynı zamanda tehlikeli bir kolaylık da sunar.
Çünkü birini “manipülatif” ilan ettiğimiz anda,
onu anlamaya değil, dışlamaya başlarız. Onunla uzlaşmak yerine zihnimiz onu bir sevgi-nefret ilişkisi geliştirdiğimiz düşmana evirir.
Zihnimizde manipülatif olarak kodladığımız insanlar tıpkı eski anlatılardaki şeytan gibi;
mutlak kötüdür, dönüşmez, temas edilmez.
Böylece insan ilişkilerindeki karmaşıklık,
iyi–kötü ikiliğine indirgenir.
Oysa çoğu insan, manipülatif olduğu kadar kırılgan,
zarar verici olduğu kadar yaralıdır.
Psikoloji burada durup sormak yerine,
bazen hızlıca hüküm verir.
Etiketler rahatlatır.
Çünkü sorumluluğu sadeleştirir.
“Ben buyum.”
“Böyleyim çünkü travmam var.”
“Bu benim sınırım.”
Ama her açıklama, aynı zamanda bir kapanma riski taşır.
İnsanın kendini anlaması ile kendini sabitlemesi arasındaki çizgi çok incedir.
⸻
Tüm bu süreçleri, iç çatışmaları ve sorgulamaları bizzat deneyimlemiş bir insan olarak bu noktada kişisel bir gözlemimi ayırmak istiyorum.
Bir süredir bir psikologla çalışıyorum ve geriye dönüp baktığımda, yaşadığım dönüşümün “iyileşmekten” çok ayırt edebilmek üzerinden şekillendiğini fark ediyorum. Duygular artık daha berrak; hem içimde olup bitenler hem de bana doğru yönelenler. Sevgiyle sunulan ilgiyle, kontrolle gölgelenmiş ilgi arasındaki fark daha görünür. Saygıdan doğan yakınlıkla, gizli beklentilerle örülmüş bağ arasındaki ince çizgi daha net.
Kimi insanların manipülatif davranışlarını sezebiliyor, bana yöneltilen sevginin samimiyetin gerçekliğini daha kolay tartabiliyorum. En önemlisi de, ben insanlara ne veriyorum ve bunun karşılığında ne alıyorum; bu dengeyi artık daha dürüstçe görebiliyorum. Bu farkındalık, insanı daha az kırılgan ama daha dikkatli kılıyor; başkalarının içindeki yerimi ve kendi öz değerimi daha sahici bir yerden tartmama imkân tanıyor. Böylece artık kendimi daha az kandırıyor, gerçekten istendiğim, ihtiyaç duyulduğum veya gerçekten, sahici olarak değer gördüğüm yerlerde daha fazla zaman ve emek harcayıp, türevi ne olursa olsun değersizleştirildiğim, alma – verme dengesinin benim aleyhimde bozulduğu her türlü insan ilişkisinden kararlılıkla kaçınıyorum.
Bütün bunlar ister istemez şunu düşündürüyor:
Psikoloğa gitmek, modern dünyada bir tür günah çıkarma ritüeline benziyor.
Filmlerde gördüğümüz o kilisede günah çıkarma kabinindeki itiraf gibi…
İnsan kendini, kendisine yapılmasına izin verdiklerini anlatıyor, sakladıklarını dillendiriyor, tekrar eden döngülerini fark ediyor.
Ama burada bağışlanmayı Tanrı’dan değil, kendinden bekliyor.
Tövbe artık ilahî bir söz değil;
aynı hataya aynı körlükle dönmemek için geliştirilen içsel bir dikkat,
bir tekâmül çabası hâline geliyor.
⸻
Belki de mesele tam burada düğümleniyor.
Psikoloji bize iyileşmeyi değil, önce ayırt etmeyi öğretiyor.
Neyin sevgi, neyin alışkanlık olduğunu;
neyin bağ, neyin bağımlılık olduğunu;
neyin bize ait, neyin bize yüklenmiş olduğunu…
Ama ayırt etmek de tek başına yetmiyor.
Asıl dönüşüm, bu farkındalıkla nasıl yaşadığımızda başlıyor.
Tekâmül belki de burada devreye giriyor.
Daha iyi olmakta değil,
daha uyanık kalabilmekte.
Aynı döngülere aynı saflıkla dönmemekte.
Kendi değerini başkalarının tepkileriyle, ifadeleriyle, eylemleriyle değil,
kendi iç terazisiyle tartabilmekte.
Psikoloji bu yolculukta güçlü bir rehber olabilir.
Ama rehber, yolun kendisi değildir.
İnsanı anlamaya hizmet ettiği sürece iyileştirici,
insanı tanımlayıp sabitlediği anda sınırlayıcıdır.
Belki de sorun psikolojide değil.
Onu, her soruya cevap verecek kadar kutsallaştırmamızda.
Ve belki de insan olmanın tekâmülü,
hiçbir dili —ne dini ne psikolojiyi—
mutlak hakikat sanmadan yürüyebilmektedir.
Şems-i Tebrizî’nin dediği gibi:
“Ben sana yolu gösterebilirim; ama o yolu senin adına yürüyemem.”
Belki de dinin de, psikolojinin de yapabildiği tam olarak budur.
Yolu göstermek…
Yürümek ise hâlâ insanın kendi tekâmülüdür.




Yorum bırakın