Kendimi bildim bileli, bu uçsuz bucaksız boşlukta canlı yaşamın yalnızca evrene kıyasla büyük bir kumsaldaki tek bir kum tanesi olabilecek Dünya adlı minik mavi bir gezegende bulunabileceğini iddia etmenin, tam tersini savunmaktan çok daha bağnaz bir yaklaşım olduğunu düşündüm.
Şüphesiz ki Dünya’da hatırı sayılır sayıda insan, dünya dışında yaşam olmadığına inanmakta; üstelik birçok bilim insanı da bunun imkânsızlığını çeşitli bilimsel argümanlarla desteklemeye çalışmaktadır. Fakat ben, bu inancın karşısında durmayı yalnızca “inanmak” üzerinden değil, anlamlandıramadığımız kavramları reddetme eğilimimizi fark etme üzerinden değerlendiriyorum. Bana göre bu tutum, insanın bilinmeyeni, açıklayamadığını veya aklıyla kuşatamadığını tamamen yok sayma refleksinin bir tezahürüdür.
⸻
Kadim Uygarlıklar, Ezoterik İzler ve İnsan Zihninin Savunma Mekanizması
Gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz yalnız yıldızlar değildir; aynı zamanda bilincimizin sınırlarıdır. İnsanlık binlerce yıldır göğe bakarken sadece ışığa değil, kendi varoluşunun cevabına yönelmiştir. “Evrende yalnız mıyız?” sorusu bu nedenle yalnızca bilimsel bir merak değil, varoluşsal bir serzeniştir. Bugün teleskoplarımız milyarlarca galaksiyi görüntüleyebiliyor, fakat zihnimizin derinliklerinde saklanan “yalnızlık korkusunu” henüz tam olarak çözebilmiş değiliz.
Peki ya mesele, dışarıda yaşam olup olmaması değil de, bizim bununla yüzleşmeye hazır olup olmamamızsa?
⸻
Göğe Bakan Tanrılar
Dünyanın hemen her mitolojisinde gökten gelen varlıklar, “yıldız insanları”, ışık taşıyıcıları veya bilgiyi getiren tanrılar vardır. Antik Mezopotamya’da Anunnakiler, Mısır’da Tanrı Thoth, Güney Amerika’da Kukulkan ve Viracocha… Hepsinin ortak noktası şaşırtıcıdır: Bilgiyi gökten getiren varlıklar.
Arkeolojik veriler, bu uygarlıkların bir anda gelişmiş matematik, mimarlık, astronomi ve tıp bilgisine sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Sanki bilgi, insanın evrimsel süreciyle kademeli olarak gelişmemiş; aksine dışarıdan “indirilen” bir yazılım gibi sunulmuştur.
Tıpkı ezoterik öğretilerin yüzyıllardır söylediği gibi:
“İnsan, gökten gelen bilginin yeryüzündeki temsilcisidir.”
Benzer şekilde Kur’an-ı Kerim’de, Secde Suresi 9. ayette yer alan
“Sonra onu tamamlayıp şekillendirdi ve ona kendi ruhundan üfledi.”
ifadesi de, beni evrende yalnız olmadığımız düşüncesine yaklaştıran sayısız detaydan biridir.
Bu tür bilgiler insana ister istemez şu soruyu sorduruyor:
Ya kutsal metinler ve kadim öğretiler birer efsane değil de, unuttuğumuz tarih kayıtlarıysa?
⸻
Ezoterik Öğretilerin Sırrı: “Yukarıda Ne Varsa Aşağıda da O Var”
Hermetik felsefenin kaynağı sayılan Hermes Trismegistus, Yunan kaynaklarında gizli bilimlerin temsilcisi, Mısır’da Thoth, İslam literatüründe İdris Peygamber olarak karşımıza çıkar. İsim değişse de, insanlığa sunduğu bilginin özü korunmuştur. Bu öğretiye göre evrenin en temel yasalarından biri şudur:
“Yukarıda ne varsa aşağıda da o vardır.”
Bu yalnızca ruhsal bir ilke değil; evrenin yapısına dair matematiksel bir önermedir. İnsan DNA’sının yıldız tozu elementlerinden oluşması, evrenle biyolojik akrabalığımızı kanıtlar. Biz aslında zaten “uzaylıyız”; evrenin kendi kendini bilince dönüştürmüş hâliyiz.
Üstelik yıldız tozu elementlerinden oluşmamız bile bazı iddialara göre yeterli değildir. Daha uç teorilere göre insan türü, dünyada doğal yollardan değil; dışarıdan müdahale ile hibrit bir tür olarak üretildi ve dünyaya bırakıldı. Genetik olarak primatlara benzerliğimiz, ama doğada tek başına hayatta kalamayan bir tür olmamız; kıyafet, barınak, tarım gibi yapay destek mekanizmalarına zorunluluğumuz, bu iddiaların temel dayanakları arasında yer alır.
Bu bakış açısında asıl soru şuna dönüşür:
Dışarıda bir yaşam var mı?
Belki de yanlış soru budur. Doğrusu şu olabilir:
Biz evrendeki yaşamın yalnızca küçük bir parçası olabilir miyiz?
⸻
Neden Bazıları Uzaylı Varlığına Şiddetle Karşı Çıkıyor?
Dünya dışı yaşam fikrini reddetmenin temelinde çoğu zaman bilimsel değil, psikolojik sebepler vardır. İnsan zihni bilinmezle karşılaştığında üç temel savunma mekanizması geliştirir:
1 – Küçültme: “Varsa bile bize gelemez.”
2 – İnkar: “Kanıt yok.” (Olanları görmezden gelir.)
3 – Merkezcilik: “İnsan en üstün varlıktır.”
Çünkü eğer yalnız değilsek, merkezde değiliz.
Merkezde değilsek, kurduğumuz anlam düzeni de merkezini kaybeder.
Bu yüzden reddetmek, çoğu zaman insan egosunu korumaktır.
⸻
Ya Yalnız Değilsek?
O zaman aidiyet, köken ve geleceğe dair tüm sorularımız değişecek.
O zaman insan, evrenin tek öznesi değil, yalnızca bir parçası olduğunu kabullenmek zorunda kalacak.
Belki de tam bu yüzden, insanlık henüz hazır değil.
Ama kadim uygarlıklar, ezoterik öğretiler, kutsal metinler ve yeni bilimsel keşifler bize yüzyıllardır aynı şeyi fısıldıyor:
İnsan göğe bakarken yalnızlığını değil, ailesini arıyor.
Doğduğumuz gezegen, yalnızca evimiz değil; yolculuğumuzun başlangıcı olabilir.
Hem kadim bilgiler, hem dinler tarihi, hem de modern bilim diyor ki:
Evren, yalnız olmadığımızı fısıldıyor.
Biz ise henüz duymaya hazır değiliz.
Not: Bu konuda daha derin düşünme ve daha detaylı bakış açısı edinebilmek için sizlere 2012 yapımı Prometheus adlı filmi ve Erhan Kolbaşı’nın Novus adlı kitaplarını öneririm.




Yorum bırakın