Zamanın Vicdanı

Interstellar Üzerinden Christopher Nolan Sineması

Geçtiğimiz hafta bu mecrada yayınladığım Hans Zimmer ile ilgili yazımda, müziklerin duygular üzerindeki etkisinden söz ederken sık sık Christopher Nolan’ın Interstellar filmine ve Zimmer’in sahnelerde yarattığı büyülü atmosferine göndermede bulunmuştum.

Her ne kadar yazı Hans Zimmer ve bende yarattığı nirvana düzeyinde transa yakın etkiye odaklansa da, onu anarken ister istemez filmin yönetmenine; Nolan’ın evreni kurma biçimine ve beni en derinden etkileyen filmine dönüp bakmak zorunda kaldım. Bu fark ediş, yeniden okumam sırasında içimde netleşti: Sevdiğim yönetmenler arasında belki de en üst sıraya koyacağım Christopher Nolan, yalnızca film çekmiyor; insanı evrenle yüzleşmeye çağırıyor. Interstellar üzerine düşünmek, sadece film üzerine değil, Nolan’ın sinemasındaki “insan fikri” üzerine düşünmeyi gerektiriyor. Bu filmi ve yönetmenini anlamaya çalışmak, hayranlığımı göstermekten çok daha fazlası; ona bir teşekkür niteliğinde.

Hem bilim insanları, hem de gökyüzüne bakan biz sıradan faniler, yüzyıllar boyunca evrene baktığımızda yalnızca karanlığın soğuğunu gördük. Bilim ilerledikçe anladık ki ışığın bile gecikerek ulaşabildiği bu sessiz boşluk, sandığımızdan daha büyük yankılara sahip. Bu yankıların ne olduğu, benim için de anlamlandırması güç bir merak konusuydu. Ta ki bir yönetmen çıkıp, uzay fiziğini ve matematiği duygulara çevirmeye karar verene kadar…

Christopher Nolan, Interstellar ile bana evreni anlamak için teleskopa değil, kendi içime dönüp bakmam gerektiğini öğretti. Uzayın yalnızlıktan değil, anlamdan oluştuğunu; o sonsuz karanlığın bir boşluk değil, sorular taşıyan bir bilinç gibi var olduğunu hissettirdi.

Zaman: Düşman mı, Yoksa Bizi Korumaya Çalışan Görünmez Bir Bağ mı?

Bu soruyu kendimi bildim bileli düşünürüm. Planlarımı, özlemlerimi, sevdiklerimi zamana bırakırken, onun onlara nasıl davranacağını bilememek, hayatımda hep büyük bir sıkışmışlık duygusu yarattı. Interstellar ise bana bu sorunun cevabını beklemediğim bir sadelikle fısıldadı:

“İnsan, sevdiğini kaybetmemek için zamanı icat etti.”

Zaman, kolumuza takılı bir mekanizma, atomların titreşimi veya galaksilerin döngüsü değildir. İnsan, onunla sadece yaşamak için değil, sevdiğini korumak için bir anlaşma yaptı:

Sevdiğini saklamak, ona geri dönebilmeyi umut etmek, ona geç kalmamak, döndüğünde onu bıraktığı yerde bulmak…

Nolan, Interstellar’da zamanı bilimsel bir kurgu olmaktan çıkarıp, insan ile zaman arasında kurulan bu duygusal anlaşmayı sahneye koyar.

Nolan Evreninde Zaman

Memento’da geçmişe tutunan bilinç,

Inception’da rüyalarda genişleyen süre,

Dunkirk’te ölümle yarışan dakikalar…

Ve Interstellar’da ilk kez savaş biter.

Zaman artık yenilecek bir düşman değil; kavuşma ihtimalidir.

Bu yüzden Cooper’ın gözü yalnızca yıldızlarda değil, Murph’un odasında, o tozlu kitaplığın arkasındadır. Evren ne kadar büyürse büyüsün, insan kalbi kadar uzakta değildir.

Bilim der ki hızlandıkça zaman yavaşlar. Einstein’ın kağıda döktüğü görelilik, bu filmde insan kalbinin sezgisiyle buluşur. Kara delikler, kütleçekim, solucan tünelleri… bunlar sadece fizik değil, gecikmenin kaderidir. Miller gezegeninde geçen bir saat, Dünya’da yedi yıla dönüşürken Cooper, evrenle değil; sevdiğine gecikmiş bir baba olma ihtimaliyle mücadele eder.

Hans Zimmer: Uzayın Ses Mimarisi

Bu yüzden Nolan, bilimi göstermekle yetinmez; onu duyurmak ister. Tam bu noktada Hans Zimmer devreye girer. Zimmer’in org sesleri, bir müzik olarak değil, uzayın nefesi olarak yankılanır. O ses bir notadan ziyade bir tapınak yankısı gibidir; evrenin kutsal ve korkutucu sessizliğini insan kalbine indirir.

Ritmik “tik-tak”lar sadece zamanın işleyişini değil, kaybedilmiş yılların kalp atışını duyurur. Zimmer müziği bestelemez; zamanın sesini açığa çıkarır.

Aşk: Ölçülemeyen Bir Fizik

Ve görünmez olanın varlığı… İşte filmin gizli sorusu burada derinleşir. Sevgi, filmde yalnızca bir duygu değil; evrenin açıklayamadığı bir kuvvet gibi işlenir. Dr. Amelia Brand, “Ölmüş olan insanları neden sevmeye devam ediyoruz?” diye sorduğunda, bu sadece bir hüzün değil, fizik yasalarının açıklayamadığı bir gerçektir. Belki de sevmek, henüz anlayamadığımız daha yüksek bir boyutun kanıtıdır; görünmez ama etkisi hissedilen bir yasadır:

“Aşk, zaman ve mekânın ötesine geçen tek şey belki de.”

Aşk, geride bırakılanı unutmamamız için değil, onunla bağımızı koparmamamız için vardır. Tıpkı kütle çekimi gibi görünmez ama yön verir; ölçülemez ama sonuç doğurur. Sevdiğimiz kişi uzağımızdayken, hatta ölmüş olsa bile ona doğru çekilmemiz… işte bu, aşkın fizik ötesi doğasıdır. Aşk, zamanı bize hatırlatan değil, zamanı aşmamızı mümkün kılan şeydir.

Sonuç

Interstellar, insanlığa dışarıdan bir gezegen aratmaz; içimizdeki karanlığı aydınlatmaya zorlar. İnsanlık zamanla savaşmaz; onunla uzlaşmayı öğrenir. Cooper eve dönmez; zamanı geri dönüştürür. Murph babasını affetmez; zamanı kabul eder. İnsanlık kurtulmaz; insan değişir.

Sonunda film bize şunu söyler:

Zaman bizi tüketmez. Biz ona anlam yüklemezsek tükeniriz.

Ve belki de:

Zaman düşman değil, yolumuzu kaybettiğimizde bizi sessizce bekleyen bir yoldaştır. Acıtsa da unutturmayan, geciktirse de vazgeçirmeyen…

Yorum bırakın