Son günlerde en yakın çevremdekiler de dahil pek çok kişiden sık sık duymaya başladığım “Pluribus” adlı dizi, henüz izleme fırsatı bulamamış olsam da zihnimde güçlü bir merak uyandırdı. Diziyi izleyememiş olmama rağmen hakkında birçok yorum ve analiz okudum; bu da beni “Pluribus” kavramının neyi işaret ettiğini araştırmaya yöneltti.
İlk adım olarak Pluribus kavramını inceledim. Kısaca özetlemek gerekirse Pluribus, özellikle sosyal medya ve popüler psikolojinin etkisiyle modern insanı görünmez bir normun altına sokan bir tür dayatılmış mutluluk felsefesi. Bu anlayışa göre bir insanın toplumla uyumlu olmak ve “normal” kabul edilmek için her zaman pozitif, motive, üretken, iyi görünen ve hep mutlu olması gerekiyor.
Bu durum modern dünyanın “pluribus mutluluğu” denen kavramını doğuruyor:
Tekil insanın duygularını değil, çoğunluğun beklentilerini önceleyen bir mutluluk normu.
Mutluluk artık bir ruh hâli değil, bir performans hâline geliyor.
Daha da endişe verici olan şu:
Üzüntü, sıkışmışlık, kaygı, bunalma, dert gibi tamamen doğal insan hâlleri bu anlayış içinde adeta birer “bozukluk” olarak görülüyor. Yani insanın en gerçek duyguları bile “arızalı” olarak damgalanıyor.
Günümüz dünyası görünmez bir fısıltıyla hepimizin kulağına aynı talimatı veriyor:
“Mutlu ol. Hep iyi ol. Gülümse. Pozitif kal.”
Sanki insan olmanın doğal hâli değilmiş gibi, üzüntü bir arıza;
kaygı bir bozukluk;
kırılganlık bir zayıflık sayılıyor.
Sosyal medya bunu daha da kökleştiriyor:
Herkes ışıl ışıl, herkes pozitif, herkes üretken…
Ve herkes aynı anda “iyi” olmak zorunda.
Son dönemde büyük ilgi gören Pluribus dizisi de aslında bu baskının distopik bir yansıması.
Orada insanlar mutsuz olamaz;
keder bir tehdit sayılır;
gerçek duygular saklanır.
Sistem, bireyin acısını “toplumsal uyumu bozan bir virüs” gibi görür.
Çünkü oyunun kuralı nettir:
Herkes hep mutlu görünmelidir.
⸻
Pluribus: Mutluluk Bir Görevdir
Pluribus evreninde insanlar gerçek duygularını ifade edemez. Üzüntü, kırılma, kaygı… Hepsi sistem için tehlikelidir. İnsanlar sürekli mutlu görünmek, negatif duygularını bastırmak zorundadır. Kolektif mutluluk bir ideolojidir; birey bu ideolojiye katkı sağlamalı, harmoniyi bozmamalıdır. Mutsuzluk tuhaftır ve kişisel bir arızadır. Kırılganlık ise bir bireyin sistem dışına itilmesine neden olacak kadar tehlikeli görülür.
Pluribus’ın bu “zorunlu mutluluk düzeni”, gerçek insanın var olma alanını ortadan kaldırır.
Çünkü insanı bir yüzeye indirger:
Mutlu görünüyorsan kabul görürsün.
Mutsuzsan tehlikelisin.
Bu, modern kültürün çok tanıdık bir yansımasıdır.
⸻
Tüm bu kavramları araştırırken ve üzerine düşünürken, bu dayatmanın karşısında kişisel olarak çok ilgili olduğum tasavvuf felsefesinde mutluluk ve duyguların nasıl ele alındığına kafa yorarken, yüzyıllar öncesinden bir ses zihnime çıkageldi. Sessiz ama sarsıcı bir ses:
“Dert insanı yolda bırakmaz, yola getirir.” — Mevlana
Büyük düşünür, La Tahzen (Üzülme) adlı beyitinde şöyle der:
“Derdim var diyorsun; dert insanı Hakk’a götüren Burak’tır; sen bunu bilmiyorsun.
Sanma ki dert sadece sende var.
Şunu bil ki; sendeki derdi nimet sayanlar da var.”
Nereden baktığınıza göre bu konudaki görüşleriniz farklılaşabilir; ancak bana göre bir yanımız modern dünyanın acısızlık saplantısı tarafından sıkıştırılırken, diğer yanımız Mevlana’nın bu sözüyle özgürleşiyor.
⸻
Mevlana: Dert Bir Arıza Değil, Bir Öğretmen
Mevlana’nın “dert” anlayışı, Pluribus’un dayattığı sistemden tamamen farklıdır. Tasavvufta dert, kişinin tökezleyip düştüğü yer değil; ayağa kalkmayı öğrendiği yerdir. Dert bir kusur değil, kabuk kıran bir çağrıdır.
Dert insanı kendine döndürür, uyandırır, pişirir, derinleştirir, olgunlaştırır; kişiye yeni bir yol, yeni bir vizyon penceresi açar.
Mevlana’nın sözündeki en büyük sır şudur:
İnsanın dertlenmesi, yol arayışının başladığı andır.
Yani dert bizi durdurmaz; yolun ortasına bırakmaz; aksine yürütür.
Modern kültürün korktuğu her duygu, Mevlana’nın gözünde insanın içsel kapılarından biridir.
⸻
Kırılmak: Çöküş Değil, Doğumdur
Pluribus’ın dünyasında kırılmak, tamir edilmesi gereken bir bozukluk gibidir. Keder yasaktır. Kaygı bastırılmalıdır. Acıdan söz etmek bile sistem dışılıktır.
Oysa Mevlana şöyle der:
“Kırılmaların, yaraların; ışığın içeri sızdığı yerdir.”
Pluribus için kırılmak tehlike iken, Mevlana için kırılmak bir doğumdur.
Pluribus mutsuzluğu yok sayarken, Mevlana mutsuzluğun içindeki hakikati görür.
⸻
Mutluluk: Hedef mi, Sonuç mu?
İşte iki bakışın ayrıldığı kritik nokta:
Pluribus’a göre:
Mutluluk bir zorunluluk, bir performans, bir görevdir.
Mevlana’ya göre:
Mutluluk bir hedef değil, bir yan üründür.
Dertten geçişin, içsel yolculuğun, kendini keşfetmenin doğal meyvesidir.
Yani Mevlana mutluluğu bir amaç olmaktan çıkartır.
Mutluluk, yürüdüğün yolun kendiliğinden getirdiği bir hâl olur.
Bugün insanların çoğu “mutlu olmak zorundayım” baskısı altında eziliyor.
Ve mutlu olamadığını görünce kendini suçluyor:
“Demek ki bir şeyleri yanlış yapıyorum…”
Mevlana bugün yaşasaydı muhtemelen şöyle derdi:
“Yanlış bir şey yapmıyorsun.
Sadece yolun tam ortasındasın.”
⸻
Gerçek Olmaya Davet
Mevlana’nın sözündeki güç, modern dünyanın unuttuğu bir gerçeği hatırlatıyor:
İnsan bir duygu makinesi değil; bir ruh yolcusudur.
Keder, kaygı, acı, yalnızlık… bunlar bozukluk değil, insanın kendiyle konuşma fırsatlarıdır.
Pluribus insanların gerçek duygularını sansürlerken, Mevlana insanı kendine çağırır:
• “Derdini saklama.”
• “Kırılganlığından utanma.”
• “Acını bastırma.”
• “Kendini dinle.”
Çünkü bazen insan ancak acı çektiğinde duyar içindeki sesi;
bazen ancak sıkıştığında gerçek yoluna yönelir;
bazen ancak mutsuz olduğunda kendisini tanır.
⸻
Dert Seni Eksiltmez — Seni Yola Getirir
Modern dünya bize sürekli şöyle diyor:
“Mutlu ol. Mutlu görün. Hep iyi ol.”
Oysa Mevlana’nın öğretisi çok daha insancıl, çok daha gerçek:
“Dert seni eksiltmez.
Dert seni şekillendirir.
Ve sonunda seni yola getirir.”
Bugünün hızla tüketilen mutluluk reçetelerine karşı Mevlana’nın bu sesi bir başkaldırı gibi duruyor:
“Mutsuz olmak seni bozmuyor.
Mutsuzluk seni başlatıyor.”
Belki de insan en çok acıyorken doğru yoldadır. Belki de dert insanı yolda bırakmadığı gibi, asıl gitmesi gereken yere taşır.Ve belki de gerçek mutluluk, zorunluluk olmaktan çıktığında kendiliğinden gelir.




Yorum bırakın