Son günlerde zihnimde ve ruhumda sürekli yankılanan bir eser var:
İtalyan besteci Gregorio Allegri’nin “Miserere Mei Deus” — Türkçesiyle “Tanrım bana merhamet et.”
Rönesans ile Erken Barok döneminin sınırlarında, yalnızca insan sesinden oluşan bir A Capella koro için bestelenen bu eser, 1600’lerde Sistine Şapeli’nde seslendirilmek üzere yazılmıştı. Yüzyıllar boyunca notalarının dışarı çıkarılması kilise tarafından yasaklandı; bu yasak, eserin çevresinde neredeyse kutsal bir gizem yarattı.
Mozart, Roma ziyareti sırasında bu eseri yalnızca bir kez dinleyip hafızasından notaya döktüğünde, “yasaklı” ilahi müzik Vatikan duvarlarının ötesine geçti. Bu yönüyle Mozart bana her zaman Prometheus’u hatırlatır; tanrılardan ateşi çalıp insanlığa armağan eden o asi ışığı…
Eserin metni, Eski Ahit’teki 51. Mezmur’a dayanır. Kral Davud’un günahı sonrasında kaleme aldığı bu tövbe şiiri; günah, arınma, merhamet ve içsel yenilenmeyi anlatır. Latince dua şöyle der:
“Cor mundum crea in me, Deus.”
Yani: “Ey Tanrım, bende temiz bir yürek yarat.”
Bu eserin ruhumda yankı bulmasının nedeni yalnızca tövbe değil; anlam arayışıdır.
Hepimizin yolu acılar, kayıplar, arayışlar ve yeniden doğuşlarla doludur. Hayat yolculuğumuzun kilometre taşları, anlam arayışı ve aidiyet ihtiyacıyla örülmüş, kimi zaman düzensiz ve taşlı patikalardan ibarettir.
Çoğu zaman kariyerlerimizi, hedeflerimizi, arzularımızı ya da insanları ilahlaştırırız.
Sonra her zanda, her kırılışta, her parçalanışta; Tanrı’nın huzurunda, insanlardan bulamadığımız merhameti dilerken buluruz kendimizi.
O anda aslında olması gerekene, özümüze döneriz.
Çünkü acı çeken ruhlarımızı iyileştirebilecek merhametin ve aidiyet duygusunun, kişilerden ya da olaylardan değil; ilahi olandan, yani kendi özümüzden gelmesi gerektiğini hatırlarız.




Yorum bırakın